Casus finanse opinie

Note 8 mesaj takip

Beceri üst levelleri kendi levellerini geçemez. Daha sonra bu programda ad-aware ve spyware taramasi yapar sisteminizde bunuda yandaki adresden yukleyin ve sisteminizi taratin. Daha sonra dinle, not ekle, paylaş, ara, kişi bilgileri, kişi kaydet ve iletişim geçmişi gibi işlemlerin hepsini yapabilirsiniz. Olay aslnda utorrent programnda bitiyor. Nternet, web tarayc üzerinden bilgisayarlar kontrol edebileceksiniz. Yani satşmz gerçekleştirdikten sonra bile size olan hizmetimiz devam ediyor. Etraftaki ses kayd ses dosyalar olarak.

Ortak ilgili arama seçenekleri:. Silinen dosyalar kurtarma program ufs explorer standard recovery indir. Açlan temp klasörü içinde bulunan. Sarlan çocuklar elele tutuşan çocuklar köpekle çocuk: Arkadaşlar merhaba, bilgisayar kullanclarnn merak ettiği bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Samsung gt-s telefon aldm ve markette birçok gps uygulamas var, bütün hepsini indirdim ya bulamadm yada beceremedim. Tüm uluslararas telefon numaralarnn başna bir ekleyin ve ardndan ülke kodunu girin. Diye düşünüyorsak hemen klavyemizden boşluk tuşuna basyoruz. You are not allowed to view links.

Bsplayer dünyann her yerinde 70 milyondan fazla çoklu ortam kullancs tarafndan kullanlmaktadr ve dünya çapnda 90dan fazla dile çevrilmiştir. Onguard özelliği, gerçek zamanl korumay sağlamak için tasarlanmştr ve bu özellik sayesinde bilgisayarnz casus yazlm ataklarndan korunur. Bağlanty sağlamak için id veya ip veren kişi karş uzak bağlantnn sağlandğn bu pencere ile görerek izin verme işlemini gerçekleştirmelidir. Virüs bunu anlamsz komutlar içeren küçük program dosyalar gibi, şüpheli görünen programlardan uzak durarak gerçekleştirir. Pc tools antivirus free edition. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldr prensibini benimsemiştir.

Wordpress warez temalar ve eklentiler. Listenizdeki biri size durduk yere bir zip dosyas ya da link yolluyor, yolladğ şeye tklarsanz virüs size de bulaşyor ve kendini kişi listenizdekilere kaynak için kollar svyor. Bunun sebebi ise Samsung Mesajlar uygulamasının son dönemde tuhaf eylemlerde bulunması.

Samsung'un merakla beklenen amiral gemisi Galaxy Note 9 onaylandıktan sonra Samsung, Galaxy Note 9 tarihini açıkladı! Bakalım Samsung Galaxy Note 9 çıkış tarihi ne zaman? Reddit üzerinden yapılan paylaşımlarla ortaya çıkan Samsung Mesajlar sorunu kullanıcıların oldukça canını sıkacak cinsten. Uygulamanın kullanıcıların tüm fotoğraf galerilerini hiçbir şeyden kuşkulanmayan alıcılara gönderdiği belirtiliyor. Bu baştan çıkarıcı, reddetmesi oldukça güç bir teklif -n ere­ deyse hiçbir kötü edim için herhangi bir sorumluluk hayaletinin yakamıza yapışmadığı cennetten bir görüntü gibi.

Özellikle de başkalarına zarar vermekten kaçınm anın kendilerine hiç de fayda sağlamadığını deneyimleri yoluyla öğrenmiş, saygın ve tatm in edici bir hayat edinme tarifi için aldığı ahlaki sorum ­ luluğun hayal kırıkhğına uğramış pek çok kişi için görmezden gelmesi daha da zor bir teklif. İlk defa ne zaman mahcubiyet ya da iğneleyici bir utanç hissettiğimi ve böylece ahlaki sorumluluk duygusunun farkına vardığımı Masumiyetin mutlu hâlinden uyanışa dair böyle bir an mutlaka bir noktada yaşanmış olmalı. Düşünüp taşmıyorum, ama aklıma bir şey gelmiyor. Bariz bir unde malum vakası.

Günaha bir ad verilip sonuçlarının da herkes tarafından bilinir kılınmasından beri, bir çare -b u kötülüğü yenmek için etkili bir tedbir- de bulunabilirdi. Tüm yapmamız gereken onu kullanmaktı. Zihinde dönüp duran kuş­ kular ve kurtuluşun feragat edici biçimlerinin her daim güven telkin etmediği gerçeğine gelince Pek çok başı olan H idranın nefesinin zehirli ve kanının da öldürücü olduğu düşünülürdü.

Yürütülen ayinden dolayı. Ge­ nellikle dini ayinlerin otom atik ve bu ayinlere katılan kişilerin inancından azade bir biçimde işlediği şeklinde yanlış anlaşılır. Ancak dini ayinlerin verimli bir biçimde işleyebilmesi için bu ayinlere katılan kişilerin inançlı olması gerektiğine inanılır. Şifa veren tedaviye uysalca boyun eğmek yeterlidir; her şey açıklık kazanacaktır. Dolayısıyla her şey basit olmalı, bütün kuşkular dağılmalı, bütün kaygılar yatışmalı.

Leh dili Latince kaynağına ne kadar yakın olduğunu kestiremiyorum bizleri geri d ö n ­ dürülemez bir kopuştan, bir yırtılmadan haberdar ediyor. Bu durum günahkâr ana rahmine düşme anında aksi takdirde adı geçen Aziz Augustinus bu gizli olaya nasıl atıfta bulunabilirdi ki? Bu iki olay var oluşum u geri döndürülem ez bir biçimde mimledi. Hiç kimse ve hiçbir şey beni ilk günahın akıl sır ermez derinliklerinden, anne babam ın beni -o n ların da kendi anne babalarının yaptığı gibi- teslim ettiği vaftiz kabının suları misali çıkaramazdı.

Vaftiz henüz sona ermiş ve dünya, meraklı gözlerimin önünde kendisini göstermeye başlamışken sıra çocuksu kalbimi yatıştırmak için günah çıkarmaya ve İlk Komünyona gelmişti. Bunun yeterli olmaması durumunda, seçil­ miş yolumun kabul edilmesi ve onaylanması vardı. Zygmunt, değindiğin sorunlara ve ikilemlere ilişkin elimin al­ tında hazır cevaplarım vardı. Ancak kulağa doğru gelmeyen bir şeyler vardı ve kalbim başka yasalar arar oldu. Bu yüzden kurtuluş vaat eden dini ayinlerin sihirli, mucizevi güçlerine kendim i tam anlamıyla teslim etmedim.

Sanırım en yakın arkadaşlarımın söylediği gibi, inancım çok azdı ve gereğinden fazla Akılcı ve kuşkuluydum. Böylelikle ortaya temel bir soru çıkıyor: Kutsal ayin ona bağ­ lanan umutları karşılayamazsa kişi ne yapmalı? Çünkü bana hâlâ musallat olan şey o kopuş ve yırtılma; vaftizde vaat edilen hayırlı. Başka türlü nasıl olur da sağırların önce cennette başlamış olan, uzayıp giden diyaloğunu -senin de esasen hâlâ yanıtsız kalmış soruna onunla beraber başladığın- açıklayabiliriz?

Âdem bunun yaşandığını itiraf eder, ama aynı zamanda da suçu hayat arkadaşının üzerine atar.

casus finanse opinie

Ve Ebedi Tanrı kadına dedi ki: Ne yaptın sen! Bu diyalog m uhakkak so­ rumluluktan kaçmaya dair bir kayıt; bizlerin bugünlerde aşina olduğumuz, suçu başkasına yıkma hikâyesidir -b en değildim, beni Havva baştan çıkardı! Havva sorumluluğu kabul etmez ve yılanı -T anrının yarattığı bir başka canlıyı- suçlar. Ve her şey başlangıcına döner: Bizler bizi nasıl yarattıysan öyleyiz!

Dolayısıyla ahlaki farkındalığımızı ve eylemlerimizi değerlen­ direbilme yetimizi kadim annemize borçluyuz. Havva olmasaydı, bir otlaktaki inekler kadar düşüncesiz olur, seçimlerimizin so­. Burada ise teoloji,felix culpaya -yani Tanrıya harekete geçme ve tövbekâr ruhu mesut etme fırsatı veren uğurlu hatalara ve yoldan sapm alara- övgüler düzerek yardıma koşuyor. Ancak tövbekârlığa erişmek hiç de kolay değil.

O yüzden merhamet de bizlerin istediği serbestlikte verilmiyor ve hataların sonuçları olduğu gibi kalıyor. Peki ya baştan çıkarma mevzusu? Merak, Havva için acı çekmenin başlangıç noktası; ama diğer taraftan da yeni bakış açılarının ortaya çıkması demekti. Bu yüzden her birimiz bu baştan çıkaran kadına m innettar olmalı ve fazlaca kasvetli teolojik düşüncelere kendini kaptırmış dindar düşünürlerin genellikle yaptığı gibi onu kötülememeliyiz.

İncile ait miti bir kenara bırakacak olursak, bence bu konu­ nun büyük kısmı aslında bizlerle ilgili. Neticede bizlerin nasıl olduğumuzu açıklamak onun rolü. Flaubert için bu baştan çıkarma, salt kutsal keşişe doğru ilerleyen bir grup canavardan ibaret değildi. Bütün on dokuzuncu yüzyıl bilimi, inancın he­ zeyanlarını ve yetersizliklerini ifşa ederek onun aleyhtarlığını yapıyordu. Bitap düşen arkadaşları, el yazmasının ateşe atılmasını salık vermiştir. Neyse ki yazar böyle bir şey yapmamış ve Leh bir çevirmen dini mitlerle hesaplaşılan bu garip dünyaya.

Bu söylediklerim bir yanıt vermiş oluyor mu? O n dokuzuncu yüzyılda kuşkusuz vermiş oluyordu. Bugün ise kendi sınavlarımıza girişmeliyiz. İçimdeki çelişkilerin karmaşasını, ortaçağdaki Felemenk ustaların yaptığı gibi resmedebilmemin yolu yok ya da kendimi Fransız yazarın yapmış olduğu gibi günümüze dair böylesi acımasız bir teşhis koymaya zorlayamam. Ancak dikkatsizliğimin, gittikçe artan dil karmaşasına katkıda bulunmayacağına güvenerek, olayların nasıl geliştiğini yakından takip edebilirim. Bu durum büyük oranda Manişeist güvensizlikle bir araya gelmiş Hıristiyan çileciliğinin teşvikiyle oldu.

Günümüzde, yani yirmi birinci yüzyılda, şeytanlarımız başka bir kılığa büründü. En azından bana öyle görünüyor. Benim kendi hayallerim ve arzularım farklı; başka birtakım yeni cezbedici şeyler sıkıntı veriyor bana. Bu cezbedici şeylere bir ad verebilir miyim ya da daha doğrusu buna cesaret edebilir miyim bilmiyorum. Teşhis koymak, hiç kuşkusuz iyileşmenin başlangıcı; ancak bizlere rahatsızlık veren şeyden kurtulmayı istemeyiz her zaman. İçinde yaşadığımız zamanın birbiriyle çatışan eğilimlerini uzlaştırmak istediğim hissine kapılıyorum. Bir taraftan, her bireyin kendi uygun göreceği biçimde peşinden gidebileceği ve gitmesi de gereken bireycilik ve kendi hayatının senaryo­ sunu yazma olasılığı cezbediyor beni; diğer taraftan ise bu tür senaryoların yoldaşlarımı ne kadar acı verici bir biçimde et­ kilediğinin farkındayım.

En ateşli biçimde zulme uğrayanlar, yıllarca bir gruba ait olduktan sonra tek başlarına dolaşma riskini göze alan cesur kimselerdir. Bu riski, daha önce beraber yola çıktıkları arkadaşları nadiren paylaşır. Ancak hayatın hakikati bir gruba bağlılık değil kişinin kendisine bağlılığıdır ve bir grup her zaman ortak bir hayat planı üzerinde uzlaşamaz. Bu tuzaktan kaçmak müm kün. Ben mümkün olduğuna inanıyorum. Eğer iyiye ve kötüye dair farkındalık size bir seçim sunuyorsa, o vakit ben ve kardeş­ lerim tarafından biriktirilen deneyim, bizleri birbirimizi incitme konusunda duyarlı hale getirmeli.

Getirmeli ve getiriyor da. Bu ihtimale dair çok az şey biliyor olmamız ve medyanın büyük bir hevesle bizleri söz konusu ihtimalin var olmadığına ikna etmeye çalışması çok da mühim değil. Lech Nijakowski, yakın zamanda The Pleasure ofRevenge [İntikamın Hazzı] başlıklı dikkate değer bir çalışma kaleme aldı. Söz konusu olan ille de fiziksel acı değil; ne de olsa münasebetsiz yolculuk arkadaşlarım bertaraf edip onlardan kurtulmanın pek çok yolu var. İkimiz de sözcüklerin ne kadar acı verebileceğini, ne kadar derin yaralar açabileceklerini ve hatta insanın haysiyet duygusunu bile tahrip edebileceklerini biliyoruz.

Ama kötülüğün bu ara yüzünde durmak kabul edilebilir mi? Kendimize rağmen daha da öteye gidip birbirimizi karşılıklı anlamanın iplerini dokumamalı mıyız? Ne de olsa en büyük ihtiyaç sahipleri, başkalarına acı çek­ tirenler ve palalarını savuranlardır. Bu kişiler, onların toplum içinde yaşadıkları hayal kırıklıklarından hevesle istifade eden her türlü kurnaz siyasetçi ve demagog tarafından değil de, en derinde yatan ihtiyaçlarına duygudaşlık ve anlayışla yaklaşan kişilerce çevrelenmiş olsalardı ne olurdu?

Şiddet üreten ölüm mangalarının yerini istekli ve diğerkâm gönüllüler almaz mıydı? İm ­ kânsız addedilen şey orada başarıldı; Marx ve İncil el ele tutuştu ve dünyanın dönüşümü için bir araç oldular. Ben de Polonya 1. Bunun ütopik bir hayal olduğunu biliyorum; ama eğer aramızdan yeterince kişi bunu hayal ederse gerçeğe dönüşebilir. Hayır, iktidar istemiyorum. Dini ya da siyasi herhangi bir liderlik pe­ şinde değilim. Ancak denemek için yeterli enerji sahibi olanları destekliyorum. Benim için zihinsel deneyler ve onların gelecekte bir noktada gerçekleşmesine ilişkin kurduğum hayaller yeterli.

Kişinin, eylemlerinin ahlaki sorumluluğunu almasına ilişkin yaptığın vurgunun benim için çok değerli olduğunu saklayamam. Aslında, bu ahlaki sorumluluğun insanlar arasında gittikçe keskinleşen ayrımları ve artan gerilimleri -sadece dini olanları da değil- aşmak için tek olanağı temsil ettiğine inanıyorum. Ayrıca mevcut ve her geçen gün daha da artan dinler arası gerilimlerin üstesinden gelme çabalarının da belirleyici temasıdır. Bu arzuya erişmenin başlıca yolu ise, bütün dinlerin m üritlerini kapsayan küresel etik standartlar geliştirmekten geçer.

Bu eylemin din sınırlarının ötesine geçmesi gerekmez mi? Elbette kişinin ahlaki kararının ifadesiyle, aidiyet arzusunu dengelemek kendi sorumluluğundadır. Peki bu uzlaşının somut bir getirisi var mı? Nadiren ya da daha doğrusu hiçbir zaman. Ancak yalnızca dünyayı şekillendirmenin toplumsal olarak ka­ bul görmüş böyle bir biçimi, bizim geleceğe bir tür iyimserlikle bakmamızı müm kün kılar. Aleksandra Jasiriska-Kania - Zygmunt, değerlendirmelerine kötülüğün kaynağı nedir sorusuyla başlamıştı. Ve her şeyden önce kendi vicdanımızın en amansız ve zorlu hükmü dışında , sorumluluğumuz bizim iyimizi kötü olarak anlayan kişilere karşı değil mi?

Bir taraftan, her bireyin kendi uygun göreceği biçimde peşinden gidebileceği ve gitmesi de gereken bireycilik ve kendi hayatının senaryosunu yazma olasılığı ayartıyor beni; diğer taraftansa bu tür senaryo­ ların yoldaşlarımı ne kadar acı verici bir biçimde etkilediğinin farkındayım.

Özgürlükböylece Tanrının, otoritelerin, liderlerin, meclis­ lerin ve bütün kuram ların emirlerine ve yasaklarına itaat ile sonucu cezalandırılmak ve ödüllerin geri alınması olan itaatsizlik arasında yapılacak bir seçime indirgeniyor. Bu durum da tasvip edilme mücadelesi kötülüğün kaynağı olur ve Tanrının hükm ünü sorgulamak itaatsizliğe yol açar. Üstelik Aleksandra, bizim dikkatim izden kaçmış olabilecek -söylenmeye ve kesinlikle hatırlanmaya değer- meselelere de­ ğiniyor.

Bu meseleler arasında görünüşte aşikâr olan iyi ve kötü kavramlarının sorunsallaştırılması da var. Benim yaşadığım ikilemin ya da daha doğrusu kendi bildiklerimi başka insanlarınkiyle uzlaştırma yönündeki çözüm süz dram ım ın başka sorulara yol açtığını görmekten çok memnunum. Kötülük sorununun, salt otoriteye ve iktidara karşı bir itaatsizliğe ve şöyle böyle açık yasakların ve em irlerin çiğnenmesine indirgenmesinin utanç verici bir basitleştirme olduğu görüşüne katılıyorum.

Ayrıca bugünün ahlak teolojisinin, büyük oranda sosyoloji, psikoloji, etnog­ rafı ve antropoloji gibi sosyal bilimlerin başarıları sayesinde, yargılarında ve değerlendirmelerinde -özellikle halkın hayal gücündeki cehennem kavramlarını şekillendirenler daha da acımasızdır- eskiye nazaran çok daha ihtiyatlı olduğuna ilişkin bir izlenime kapılıyorum.

Bu soru, muhtemelen geri dönüşü olmayan bir biçimde kaybolmuş pastoral bir yaşam şekline karşı duyulan bir nostalji ve üzüntüyle birlikte toprağı sonsuza dek ekip biçme ihtiyacını da barındırıyordu. Acaba çoban mı Tanrıya daha yakındı yoksa çiftçi mi? Bu -iyi bildiğimiz üzere- suçun kabulü ya da canice davranışlara methiyeler düzmekle aynı şey değil.

Yalnızca insanları kesin bir surette iyi ve kötü olarak ayırmanın müm kün olup olmadığına ilişkin bir kuşku ortaya çıkıyor. Bir de belki kardeşlerimizin -açık olmayan nedenlerden ötürü indirgendikleri- garip ve aslında kimi zaman canice davranışlarını anlama çabası da bu kuşkuya eşlik ediyor.

Böylelikle büyük hızla gelişen bellek ve bellek yitimi üzerine çalışmalarda yeni bir bölüm açılıyor. Ülkeler, neden bazı yerleri ve olayları titizlikle işlediklerinin nedenlerini hatırlar­ ken başka yerleri ve olayları utanç verici bir sessizlikle es geçip bellekten siliyor ya da unutuşa terk ediyor? Paul Connerton, bu konuya benzersiz bir biçimde yaklaşıp, Toplumlar Nasıl Anımsar diye soruyor ve bu soruyu Modernite Nasıl Unutturur adlı başka bir kitabında tekrarlıyor.

Alâeddin Şenel, Ayrıntı Yay. Kübra Kelebekoğlu, Sel Yay. Bu tü r şeylerin bir parçası olm a olasılığı, insanda korku yaratıyor ve başkalarını yargılama noktasında insana ihtiyatlı olmayı öğretiyor. Bu lüksten mahrum bırakılan çok insan oldu ve bu insanlar, kendi istekleri dışında kendilerinin ve torunlarının utanç duyduğu şeylerin bir parçası oldular. ZB - Ortaçağ âlimleri peccatum originale originans kavramına hayat vermeden, hatta peccatum originale terimi Aziz Augustinus tarafından yaratılm adan önce, seçim yapma zorunluluğuyla birleşmiş ahlaki ıstırabın kökenlerine ilişkin hâlihazırda bir İncil meseli vardı.

Bu seçim zorunluluğu, iyi ile kötü, yolundan sapmamak ve yolunu kaybedip kötü yola saplanmak, erdem ve günah arasındaydı. Diğer bir deyişle, o zamanlar yeni tasavvur edilen ama günümüze kadar gelmiş kötülük yapma olasılığından doğan ıstırap ve onunla ayrılmaz bir biçimde iç içe geçmiş olan, insanoğlunun iyi ve kötü arasında seçim yapma sorumluluğu arasındaki seçim. Bu İncil meselinin -daha doğrusu kökenlere ilişkin bu m itin- öne sürdüğü üzere, şu an gelinen nokta bir ödül değil, cezadır; itaatsizlik günahı için bir ceza. Bu noktadan geriye dönüş ve bu durum için bir çare yoktur ve bu nedenle de insana hayatı boyunca sürekli ve geri dönüşsüz biçimde eşlik etmesi gerekir.

Bu yüzden hepimiz kendimizi itaatsizlik etme cazibesiyle yüz yüze buluruz ve bulmaya da devam edeceğiz çünkü buna karşı elden pek bir şey gelmez. Bir oyundaki karakterler ya da oyuncular ç. Bu yüzden hepimiz, senin hikâyelerden doğru bir biçimde kazıp çıkardığın olay örgüsünü takip edecek, başkalarının arka­ sına sığınarak kendi sorumluluğumuzdan saklanma arzusuna kapılıp, kabahatlerimizi mazur gösterme söz konusu olduğunda itaatkârlık erdemini kendimize siper edeceğiz. Bu kavramı ihlal eden davranışları, otomatik olarak acı çekme cezası izler; yani günahkâr kişinin ihlal ettiği yasayı temsil eden bir Tanrının dağıttığı bir ceza ya da bu tür yasaları yorumlamak ve itaatsizlik günahı için nasıl ve ne ölçüde tövbe edilmesine karar veren bir aracı ya da kurum söz konusu değildir.

Bildi­ ğiniz üzere Aziz Thomas Aquinolu Thomas , günahı ahlaki bir kötülük -yani yasanın anayasa hukukunun! Meselenin can alıcı noktası da burada yatıyor gibi görünüyor. M ünasip olan ve olmayan ç. Peccatum originaledekı originans -ilk günahın etiyolojik mitinin en azından dolaylı olarak bir sonucu- en başından beri zehirlenmiş ve muhtemelen iyi ahlaklı insanın ıstırabıyla sonsuza dek de zehirlenecek olan bir kendi kaderini tayin etme özgürlüğüdür. Kişinin eylemlerine yönelik sorumsuzluğundan doğan tasasız, vurdum duym az aldırışsızlığı ve hâlihazırda deneyimlenmiş ya da büyük olasılıkla deneyimlenecek olan vicdan azaplarını birbirinden ayıran şey kölelik ve özgürlük, itaat ve kendi kaderini tayin etme arasındaki farktır.

Bu değiştirilemezlik de mutlak itaat gerekliliğini meşrulaştırır. İtaat ettiğimiz müddetçe Bu yüzden, belki de sonsuza dek devam edecek bu; çünkü sonuçta köleliği bir kez kabul ettiğinizde, kendinizi -isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya. Eğer kendini teslim ettiğin güç, ilişkini sonlandırma hakkını sadece ve sadece kendisi için ayırmamış olmasaydı, onun sağdu­ yusu ve özenine boyun eğmene layık olmazdı.

Teslim olduğun güç ne çıkış vizesi basar ne de mutlak itaat kuralından herhangi bir sapma olmasına izin verir. Bütün bunlar şu anlama geliyor: Sen köleliğe boyun eğerken gönüllü olarak, unutm a sakın, gönüllü olarak , sanki bir esarete girmişsin gibi hissettiriliyorsun. İtaatsizliğin bedeli korkunç bir biçimde yüksek olmak zorundadır, öyledir de zaten.

Böyle bir bedel bile bütün sapmaların önüne geçeme­ yecektir; ama en azından ilk etapta bu kararı alma olasılığını ciddi biçimde azaltacaktır. Üstün bir güç kişiye sorumluluktan m uaf olma hediyesi verebilir; ancak aynı güç senin bu hediyeyi geri çevirme teşebbüslerini boşa çıkarmak için elinden geleni yapacaktır ve elinden çok fazla şey gelir! Bir değişiklik yapıp haysiyet üzerine konuşalım. Tam ola­ rak konuyu değiştirmek değil bu; çünkü öncelikli olarak şuna.

Bunun başlıca iki nedeni var. Bauman burada hem insanın saygınlığından hem de daha içsel, ahlaki bir noktaya işaret eden insan haysiye­ tinden bahsetmektedir, ç. Üstelik bu konum beşikten mezara aktarılan kalıtsal bir hak da olabilir. Bu ölümlerin nedeni, mirasla geçen unvanlar ve bu unvanlarla gelen ayrıcalıklar için çekişenlerin olduğu sülalelerde, cinayet, kafa uçurm a ya da darağacına gön­ derme dışında, kişilerin bu haklarından m ahrum edilemiyor olmalarıdır.

Onursal ya da intikal eden bir unvanın işaret ettiği haysiyet, bu unvanı taşıyan kişiyi halk tabakasının üzerine çıkarır. Ortaya çıkan üstün olma-aşağı olma ilişkisi toplumsal hiyerarşinin üst kıs­ mından altına doğru orantısal bir biçimde tekrarlanır. Bu ikinci anlam, henüz tar­ tıştığımız ilk anlamdan tamamen farklıdır ve bu tartışılan ilk anlamın kesin ve etkili bir biçimde yadsıdığı durum u bir ön koşul olarak koyar. Diğer bir deyişle, deneyimin kanıtını saf düşüncenin yapılarıyla eşleştirmenin imkânsız olması. Dünya, duyularla deneyimlendiği hâliyle çeşitli ve belirsiz, çok yönlü ve muğlak, sürekli değişir hâlde görünür; evrensel durumlar ya da mutlaklar.

Düşüncenin mutlak ve evrensel olana ulaşması, dünyanın normal olarak deneyimlenen hâline mesafe kazanması ile olur; yani Platon un buyruklarını izleyecek olursak düşünce, ayak takımının hayatını geçirdiği mağaradan ayrılır.

Prześlij opinię MSN

Avukatm kullanamayacağmz söyledi. Bu tür bir düzeltme yirminci yüzyılda Avrupalılar. Prekarya kategorisine atanmış bireylerin karşılıklı ilişkilerinin tipik özelliği geçimlerini hangi kaynaktan sağlıyor olurlarsa olsunlar dayanışmadan ziyade rekabettir. Yirminci yüzyıla geldiğimizde hikâye anlatıcılığımızda o kadar ustalaştık ki, artık ötekiler bu hikâyelerde arka plan olarak bile yer almaz oldu. Yüklü herhangi bir virüs tarama yazlmnz yoksa microsoft security essentials gibi profesyonel olarak geliştirilmiş ürünleri satn alp kullanabilirsiniz. Recent category: Gps araç takip sistemi nereye takılır whatsapp görüşmeleri takip iphone 7 Plus whatsapp önizleme cassius marcellus clay sr. Hakikat Bakanlığı; eğitim, eğlence, güzel sanatlar ve haberlerden sorum ludur.

Ancak bu buyruğu salık veren Platon bile düşüncenin saf düşünce dünyasından geri dönüşünde hiç de saf olmayan mağaraya getirdiği ganimetlerin, mağarada yaşayanlarca takdir edilip edilmeyeceğinden ya da daha doğrusu bu ganimetlerin onlara bir faydası olup olmayacağından kuşku duymuştur. Bu düşüncenin hem ortak mantığın erişebileceği hem de ortak pratiğin kullanabileceği bir şey olması için bir şekilde mutlağın imkânlarına ve evrenselin gerekliliklerine uygun bir hale getirilmesi gerekir. Bunun başarılması -e n azından potan­ siyel olarak- iki yoldan biriyle ya da aynı anda iki yolla birden mümkündür.

Diğer yol da mutlak ödev ilkesinin yasada listelenmemiş olanlar için geçerli olmadığına ilişkin örtülü bir varsayım altın­ da açıklığa kavuşturma yoluyla -a d verip listeleyerek ve onun gerekliliklerini sistemli hale getirerek- kapsamı sınırlamaktır. İki yöntem de gündelik hayatta sıklıkla kullanılır. Ancak sözcüğü ete kemiğe büründürmek, olasılığı gerçekliğe dönüştürmek her insanın ayrı ayrı yüzleştiği bir görev ya da zorluktur.

Bu görev olması gerektiği gibi tamamlanır ya da tamamlanamaz; insan bu görevi elini yüzüne bulaştırabilir ya da bu görevin sonunu getiremeyebilir. Aristonomi ayrıca yazarın bu olgunun kurgusal ve aynı zamanda felsefi temsiline adanmış eserinin de başlığı. Bu mesaj günümüzün mutlulukla eş anlamlı görülen ve neredeyse evrensel bir külte dönüşmüş olan bedensel ve ruhsal rahatlık, endişe yokluğu ve emeğin özellikle de sürdürülebilir emeğin fuzuli hale gelmesi durum larından ya da aynı şekilde yaygın olan mutluluğa giden bütün yolların alışveriş merkezlerinden geçtiği inancından ne kadar da farklıdır.

Burada beni rahatsız eden şey Akunin in ön plana çıkarttığı gözde karakteri için seçtiği isim. Akunine göre aristonom, hayatının en yüce yasası mükemmellik peşinde koşma uğraşı olan kişidir. Ve sözcük bir kez sahip­ lenilmeye görsün, doğal olduğu kadar topyekûn bir toplumsal üstünlük ve materyal ayrıcalık iddiasını meşrulaştırmak için de kullanılır. Akunin ruhun soyluluğuna fazla düşkün görünüyor.

Saydığı bütün zayıflıklarına rağmen bu soyluluk alanını insan ırkının niteliğini geliştirme, saldırgan, kana susamış eğilimlerini durdurma, gaddarlıklarını yumuşatma ve akıldan yoksun acıma­ sızlığa eğilimini yok etmenin tek fırsatı olarak görüyor. Lütfen bu uzun arasöz için mazur gör beni. Bu konu beni ya­ kından ilgilendiren meselelerle alakalı ve bir taraftan da insanla­ rın ortak var oluşu için ciddi sonuçlar barındırıyor. Ayrıca senin son mektubunun. Bunları buraya not düşmüş olalım. Bu özellikleri doğru bir sırada saymıyor olabileceğimi itiraf ediyorum.

Buna karşın, bence bu kişiliğin bir tür meta özellik diye­ bileceğim ilk ve belki de temel özelliği -kişiliğin diğer bütün unsurlarının çevresinde döndüğü ve onun tarafından harekete geçirilip hareket hâlinde tutulduğu özellik- başarılması gereken bir görev duygusu ile birlikte yaşıyor olmasıdır. Dünyevi bir hayatta kalma kaygısının üzerinde olan, bireyi şeylerin düze­ ninde vazgeçilmez, benzersiz ve yeri doldurulamaz bir halka olarak kurmaya muktedir bir görev. Bu görevi başarmak için baştan aşağı kendini adamışlık ve sürekli olarak ciddi bir çaba göstermek şarttır.

Gü­ venilebilir kişi kendisine verilen görevin peşinden sonuna kadar gideceğine, kendisine ve başkalarına verdiği sözleri tutacağına inanılan kişidir; güvenilir kişi, başkalarının ona gösterdiği gü­ veni boşa çıkarmamak için gücü dahilindeki her şeyi yapacağı bilinen kişidir. Onur, içeriğinin kapsamlı bir envanterinin yapılmasına yönelik her türlü çabaya meydan okuyan, özellikle karmaşık bir niteliktir; ancak onurun başlıca özellikleri arasında, verilen sözlere riayet etmek, eylemlerinde ve davranışlarında tutarlı olmak ve bun­ ların kendisi ve başkaları için sonuçları söz konusu olduğunda devredilemez sorumluluğu kabul etmek yer alır.

Bütün bunlar kararlılık ve çoğu zaman da hatırı sayılır bir cesaret gerektirir. Onur, alman kararlara ve verilen sözlere riayet etmeyi, her türlü güçlük karşısında ve ihtimaller ne kadar ters olursa olsun bu karar ve sözlerin arkasında durmayı gerektirir. Onur, yenilgi anlarında kişinin ortam ı terk edip silah arkadaşlarını yüz üstü bırakmasını yasaklar. İkiyüzlülük ve düzenbazlık onurun tam karşıtı kavramlardır.

Onurlu bir kişi başkalarına öğütlediği yolda kendi de yürür; gerçi sırf bir kere bu yolu seçti diye orada kal­ maya devam etmesi onurun gereklilikleriyle çatışabilir; çünkü onur yapılan hataları kabul etmeyi ve bu hataları düzeltmek için içten bir çaba göstermeyi gerektirir. Bir başka nitelik ise belki onurdan bile daha önemli olan sorumluluktur ikisi arasında bir çatışma söz konusu olduğun­ da -k i çatışma yaşanabilir ve genellikle de yaşanır- sorumluluk baş kemancı olmayı talep eder ve bunu hak eder de.

Onur, özsaygı, izzetinefis, ç. Ego benim arkadaşım , ancak hakikat ondan daha iyi bir arkadaş, ç. Bu tür bir çaba sürekli kılınmalı ve gerektiği her an kaldığı yerden devam et­ melidir. Her karşılaşma, aretonomlara bir başkasının öznelliğini —ötekiliğini, başkalığını- tanıyıp ona duyduğu saygıyı ilerletmesi için fırsatlar verir. Ancak empatiyi toptan bir müsamahakârlık ya da farklılıkları huzur için hasır altı etme ya da boğma eylem­ leriyle veyahut da kayıtsızlıkla karıştırma tehlikesinin farkında olalım: Başkalarının eksiklik ya da kötülüklerinin sorumlulu­ ğunu üzerinden atmak.

Burada sapere aude, etiam curare aude Boşlukları doldurm ak için sizin yardım ınıza güveniyorum; ikinizi de tanıdığım kadarıyla hayal kırıklığına uğrayacağımı sanmıyorum. Hâlihazırdaki tartışmaların bizi getirdiği nokta ve bu nokta­ dan nereye gidebileceğimiz üzerine düşünmek için sadece birkaç şey daha söyleyeceğim. SO - Sorumluluğu en baştan öğrenme ihtiyacı, itaatin zincir­ lerinden kurtulmayı göze almış birinin karşılaştığı tek güçlük ve sıkıntı değildir.

Sonuçta ne kadar donuk bir hâlde hatırlanırsa hatırlansın kişinin kendi bağımsız kararlarını alma yetisi vardır. Yeni tür bir özgürlük vaat eden itaatin tatlı boyunduruğu altına girmek bu türden bir karardır. Bu vecizeyi yıllar boyunca bir mantra gibi tekrarlayıp durdum ve başkalarını da aynı şeyi yap­ maya teşvik ettim.

Seçim yapma zorunluluğunun kâbusundan özgür kalma anı, aslında yeni ve mutluluk verici bir bakış açısının keşfiydi -iyilik ve aydınlığın tarafındayım işte! Karar vermenin yeni dünyasına zahmetli bir yeniden giriş ve pek çok m utlu­ luk vaadiyle mücadele ederek geçen yıllar, Cizvit Tarikatının kurucusunun methiyeler düzülen tevazu ve alçakgönüllüğünü onaylar görünüyor sadece. Deneyim gösterdi ki çoğunluk ve hiç kuşkusuz hayatlarını daha büyük bir dava peşinde geçirenler -hatta feda edenler- için sorumluluğu kabul edip daha büyük hatta aşkın bir güce Tanrı, Kilise, Parti teşkilatı, Ulus ya da ar­ tık bu güç her ne ise -yeter ki kişinin vicdanından uzak olsun devretmek ne bir hata ne de bir felakettir.

Tam tersine. Senin de dediğin gibi itaat etmek cennetin sürgülü kapılarından güvenli bir biçimde geçmenin ve ebedi mutluluğun elde edilmesinin yegâne koşuludur. Muhtelif dinlerin kutsal öykülerinden ya da dini mirasla mücadele eden hareketlerden bahsetmeme gerek var mı? Buna verecek bir yanıtım yok. Aklıma gelen tek şey, çeşitli dinler için şehit düşmüşlerle beraber bu dinlerin kurulm a mitleri, müritlerinden itaat talep eden erken dönem dinlerince genellikle kutsal kitaplarının günlüklerine iftiharla nakşedilir insanlık tarihinin pek uğranılm ayan girintilerinde yaşayan yukarıda bahsi geçen dava müritlerinin deneyimi kadar fikir verici asilerin deneyimleri.

Belki de bu nedenle onları bul­ mak ve sonuçta hem uysal hem de kafasının dikine gidenlerin paylaştığı tarihe tekrar bir bakmakta fayda var. Kim bilir, belki insan hayatının kavgacı boyutu, su ve ateşin, itaat ve isyanın uzlaşması için bir tür yasadır. Bir ihtimal. Rusça, ana dilimden sonra -D oğu sınırının ardındaki okul arkadaşlarımla bile- rahatça iletişim kurabildiğim ve salt Leh dilinin prizmasından görülen bir dünyanın göreliliğini öğ­ renebildiğim ikinci dilimdi kesinlikle. Ancak bu günler geçmişe karıştı ve üzerinden yılların biriktirdiği tabirler geçti.

Belki o yüzden Akunin bunları hatırlamak ve canlandırmak için iyi bir fırsat olacak. Senin de. Köylüler ne de olsa kendilerinden farklı hem cinslerini görmek için bakışlarını sadece yukarıya malikâneye, papazın konutuna, kiliseye, en nihayetinde cen­ nete doğru dikebilirler; gözleri önündeki şeyse genelde bağlı oldukları yerküre ve toprak olmuştur.

Onların tek ilişkisi hayvanlar ve bitkilerleydi; kendilerini en çok hayvanların ve bitkilerin dünyasında evlerinde gibi hisse­ derlerdi. Ancak birtakım şartlar koyuyorsun. Ve bir başka şüphe daha geldi aklıma. Ne de olsa sosyal bilimlerin -seninki de dahil bunlara- Homo sapiens ve Atıimal rationale türleri arasındaki farkları vurguladığı ve soyutlama, fikir ve saf metafizik kurallarına şüpheyle yaklaşmamız gerektiğini söyle­ diği bir dünya içinde hareket hâlindeyiz.

Benzersizliğimizden gurur duyuyoruz ve tarihsel başarının zirvesindeki yerimizin her daim farkındayız; ancak bilgeliğimizin ve mantığımızın ne kadar az olduğunu ve benzersizlik için argüman ikmalimizin ne kadar azaldığını çok iyi biliyoruz. Tatmin edici bir hayatın tarifi de budur. Ciddi kuşkularım olmasına ve şüphecilikle inançsızlığın zihnimi işgal etmesine rağmen, bu alternatif yaşam biçimini kabul ediyorum. İdeal kahramanına atfettiğin nitelik ve özelliklerden her biri bende şefkat ve yalın bir yakınlık hissi uyandırıyor. İçimde o kişiyi kolundan çekiverip onunla arkadaş olma arzusu ateşleniyor.

Bu nitelikleri hatırlamak ve pekiştirmek için onları senin bahsettiğin sırayla hatırlamama ve en sonunda da -b ir tamlık iddiasında bulunm adan- ken­ dimden bir şeyler eklememe izin ver. Bahsettiğin ilk niteliği çok beğeniyorum: Can sıkıntısını ve başkalarının verdiği rahatsızlığı bertaraf eden, yerine getirilmesi gereken bir görev hissi. Keza onun ardından gelen diğer niteliği de: İyi ustalık sezgisi, Tadeusz Kotarbinski tarafından oldukça ikna edici biçimde tartışılan ve hayata geçirilen en değerli nitelik olan güvenilirliği anıştırıyor.

Kişinin kendini değerlendirirken gözetmesi gereken denge de çok önemli. Bir tarafta aşırı ürkeklikten diğer tarafta da kibirden kaçınma. Ve son olarak da kişiyi ikiyüzlülük ve düzenbazlığa karşı koruyan, hayatta yaygın olan kaçınılmaz hatalar ve yan­ lışları itiraf edebilmesi için ona cesaret ve istek sağlayan, doğru biçimde anlaşılan anlamıyla onur kavramı var. Hakkında hâlihazırda pek çok kelam ettiğimiz sorumluluk da, önemli ve son özellik olan empati de insan toplulukları için tam anlamıyla vazgeçilmez görünüyor.

Listeyi tamamladığına inandığım bir başka özellik daha eklemek istiyorum. Ancak benim üzeri­ ne yazmak istediğim şey arkadaşlık üzerine yazılmış bu kadim eserler değil. Bu yüzden ben de Karpowicz gibi arkadaşlığı en yüksek erdem mertebesine çıkar­ mak ve arkadaşlıklarını sürdürebilme, kendileri ve başkaları için bir güven hissi yaratabilme becerisine sahip kişilere methiyeler düzmek istiyorum.

Ignacy Karpovvicz, Bones, Krakovv, Böylece neticede bir alternatif var. Bunun yeni bir Aziz Benedikt mi yoksa yeni bir Aziz Francesco m u olacağı ille de konumuzla alakalı değil. Önemli olan değişim beklentisinin bir şekilde gündelik hayatımıza kazınmış olması. Yeni ve iyi bir toplum inşa etmenin yolu buradan mı geçiyor? Postmodern dünyanın çalılıklarında kaybolmuş, bir başına dolananların gördüğü bir rüya mı bu?

Ben de bilmiyo­ rum. Malewska bu rom a­ nın sayfalarında, Roma İm paratorluğunun kalıntıları üzerinde alternatif bir Hıristiyan medeniyetinin temelini inşa eden Aziz Benedikt figürüne hayat verdi, içinde yaşadığımız zaman da böyle öngörülü birini çıkaracak mı? Kayıp yollarımızın akıbetini görmeyi merakla bekliyorum. Son olarak senin nerdeyse hiç masaya yatırm adığın ama diyalogumuz adına çok temel bir yerde duran günah mesele­ sine dönmek istiyorum.

Bu tartışmanın benim için kişisel bir tarafı da var. O za­ mandan bu zamana çok bir şey değişmedi. Geniş bir bürokrasi aygıtına sahip olan Vatikan Kutsal Ma­ kamı tam da buna hizmet ediyor, yani lütuflar dağıtıyor, suça uygun ceza biçiyor, bağışlayıcılığını bahşediyor ya da geri çekiyor.

Katolik teolojisinin asli işlevini iade ettiğine Tanrıya yakınlık inandığım takdire şayan Peter Phan, yakın zamanda dikkatimi Amerikalı teolog Ewert H. Cousinse, özellikle de onun Christ ofthe 21st Century [ Yüzyılda İsa] adlı eserine çekti. Bu meseleyi halletmek benim üzerime vazife değil; ancak bu mesele içerisinde ilgi çekici ve rahatlatıcı bir gerçek görüyorum. ZB - Ah keşke insanı sorumsuzluğun m utlu uykusundan uyandıran şeyin ne olduğunun yanıtını bulabilsem Böyle bir uyanışı sağlayan şartlar nelerdir?

Bu uyanışın nedenleri neler­ dir?

Casus telefon yazılımı ücretsiz

Silinen casus finanse opinie hemen geri getirmek için yapmanz gereken en kolay yöntem whatsapp uygulamasn tekrardan kurmaktr. Telefon ve casus finanse opinie kurulumu başvurusu.

Neden bazı insanlar bu uyanışı yaşar da bazıları yaşamaz? Ne de olsa Luther, ağırlıklı görüşün ardına saklanamazdı! Döngüsel düşünm e, ç. Kişi böyle bir itaatsizlik yoluna bir kez girdi mi artık kendi vicdanıyla baş başadır ve sadece onun desteğine güvenebilir. Bir insanı gerçek anlamda eşsiz kılan, onu bir birey ve kendi içinde bir özne yapan da bu itaatsizlik eylemi değil midir? Sanırım bu varsayım salt bir varsayım olmaya ve böyle kalmaya mahkûm. Luther sadece bir itaatsizlik eylemi gerçekleştirmedi, bu eylemini mahkeme karşısında savunmak durum unda da bıra­ kıldı.

Ayrıca bu eylem üzerinde düşünmeye mecbur edildi ve itaatsizliğinin gerekçesi olaraksa, inancın bir özgürlük meselesi olup dayatılamayacağında ve sapkınlığın yani inancın nesnesine ilişkin alternatif bir yoruma direncin hiçbir gücün ezemeyeceği, hiçbir ateşin yakamayacağı ve hiçbir suyun boğamayacağı ruhani bir mesele olduğunda ısrar etti. Peki öyleyse burada. İnanç ve inancın yokluğu arasında cereyan eden bir çatışma mı, yoksa bir inançla bir başka inanç arasında gelişen bir çatışma mı?

Kurcalanmaya gittikçe daha fazla direnç gösteren ve koyulaştıkça sığlaşan inançlar mı? Bütün bunlara bir tane daha -oldukça ehemmiyetsiz- bir gözlemin de eklenmesi gerekir: Akılcı argümanlar inancı yok etmek ya da doğrulamak çabasıyla kullanıldıklarında acizdirler. Böylelikle yine başımızın etini yiyen ünde7, sorusuna geldik: Bu sefer, undefides?

Bu cümleler içlerinde her şeyi barındırıyor öyle değil mi? Ne dersin? Öncelikle şunu sorm ak gerekiyor: Bir armağan aldık -am a kimden? Bizler o zaman orada değildik ve bizlere gerçekte bunun nasıl olduğunu anlatacak görgü ta­ nıklarının da hiçbiri hayatta değil. Hikâyenin durm adan farklı versiyonlarını dinlemeye m ahkûm olan bizler, hiçbir zaman hangi hikâyenin hakikati anlattığına ve hangisinin sadece ilgi çekici am a gerçekdışı bir hikâyeden ibaret olduğuna ilişkin tartışmayı sonlandıramayacağız.

Bu tartışma yukarıdan bir yerden etkili ama geçici bir biçim­ de engellenmezse uzun bir süre daha arada alev alma tehdidinde bulunarak için için yanmaya devam edecek. Ve buna rağmen nasıl olur da çoğumuz çoğu zaman komşula­ rımızı kendimizi sevdiğimiz gibi sevmiyor ve başkalarına bize davranmalarını istediğimiz gibi davranmıyoruz? Peki öyleyse bu ezici güçteki rakipler kimler?!

Tarih bu tezat örnek­ leriyle doludur; ancak izin verirsen bu örneklerden en göze batan ve nispeten daha yakın bir tarihte gerçekleşmiş olan iki tanesi üzerinde duracağım. Tarihteki en korkunç totaliter re­ jimlerden ikisi, ezilenlerin ve aşağılananların istekle ve hevesle öznelliklerinden geriye ne kaldıysa ondan kurtulmaya çalışma eğilimlerinden doğdu, gelişti ve genişledi. Keşke senin koyduğun teşhise katılabilsem ve umutlarını paylaşabilsem Ne yazık ki gerçekler bu umutlara karşı komplo kuruyor gibi görünüyor.

Devrim sonrası halk tabakası özgür olmaktan ziyade istemli hareket ya da karar verme yete­ neği azalmış bir gruptu. Bu tabaka yeni hükümdarların elinde kolaylıkla kitlelere dönüşür. Bu tür vizyonlar söz konusu olduğunda incelikli ahlaki vicdan sahibi aretonomlara yer yoktur. Bunun akabinde toplumsal 9. Warsaw: Towarzystwo Wydawnicze i Literackie, Bireyin terfi etmesi grupları birleştiren bağları ya ciddi biçimde zorlar ya da onları tamamen kırar; liderlik vasıflarıyla donanmış -dolayısıyla gel­ dikleri sınıfta sıkışmış- becerikli bireyler arkalarına nadiren bir bakış atarak bu sınıftan ayrılır.

Kendi seçkinlerine ve bu seçkinlerin yarattığı ve sağladığı bağa sahip olmayan sınıflar altüst olur. Bu kaderin, yoğun sermaye temerküzü döneminin -sanayi tesislerinin başka ne üretirlerse üretsinler işçi dayanış­ masının da fabrikası olduğu dönem in- sanayi proletaryasının başına geldiğini de not düşelim. Ve bu dönüşüm devlet akademilerin­ den, gazete köşelerinden, sinema ve televizyon ekranlarından, hatta rejim karşıtlarının ve muhaliflerin dudaklarından dökülen bitmek bilmez -edim lerde değilse bile sözlerdeki- dalkavuk­.

Dışlanmış ve öfkeli bir hâlde toplumun sınırlarına havale edilme özelliği işte bu yeni kategoriye işaret ediyor; ayrıca senin aretonomların saflarına muazzam bir gönüllü katılım um udu beslediğin ka­ tegori de bu Bu yeni toplumsal gerçeklikler ışığında, umudu bu şekilde bir yerde konumlandırm anın bir nebze anakronistik olduğundan şüpheleniyorum. Ancak söz konusu bu belirsizlik ve heterojenlik -bahsi geçen toplumsal bileşimin genel anlamdaki akışkanlığı- tam da prekarya olgusunu tanımlayan özellikler ve ancak prekarya kavramı analitik olarak işlevini kaybettiği zaman bu özellikler bertaraf edilebilirler.

Hepsi yüz yüze kaldıkları görevler karşısında kullanabilecekleri imkân­ ların yetersizliğinden mustariptir: Deregülasyon, özelleştirme ve bireyselleştirme gibi akışkan-modern süreçlerden kaynaklanan hayat sorunlarıyla birey olarak, tek başlarına uğraşma görevleri. Prekarya kategorisine atanmış bireylerin karşılıklı ilişkilerinin tipik özelliği geçimlerini hangi kaynaktan sağlıyor olurlarsa olsunlar dayanışmadan ziyade rekabettir. Bu iki süreç de kişinin içinde bulunduğu zor durumu, tamamen kendi becerileri ve kaynaklarına bağlı kılıyor ve aynı zamanda da sıklaşan saflar ve omuz omuza yürüme fikirlerini çekici olmaktan ya da daha doğrusu akilane olmaktan çıkarı­ yor.

Bir araya getirme ve birleştirmenin yerini deregülasyon ve bireyselleştirmenin bölüp ayırması alıyor.

  1. Mesaj Panosu - İncil?
  2. Cepten bilgisayar kontrol programı?
  3. cep telefonunu uydudan takip etme.
  4. Zainteresowało Cię to??

Bu durum un pek çok yan etkisinden biri de işverenlerin alışıldığı biçimiyle birbirine bağlı olan sermaye ve emeği tek taraflı olarak feshidir. Sermaye­ nin yeni kazanılmış hareket özgürlüğü, artık yerel ücretli emeğe bağımlı olmayan sermaye sahipleri, girişimciler ve potansiyel işverenlerce ayrılmaya ya da onun sürekli tehdidine neden olur. Böyle bir seçeneğin sürekli olarak kullanılabilir olması, pratikte. Avcıların ütopyalarındaysa avladıkları hayvanların esenliğine daha az önem verilemezdi.

Eylem Tekrarlayıcı

Bu ütopyada başarının ölçütü av çantasının içinin ne kadar dolu olduğudur. Avcı türü ütopyalar bir bütün olarak toplumun biçimini ve onun gelişimini çok az önemserler ya da hiç önemsemezler; toplumun içinde bulunduğu hâliyle kurtarılma ve kurtarılışın ötesinde olduğunu kabul eder ve onu kendi endişelerine bırakmış bir şekilde, tamiri hiç mümkün olmayan, rahatsızlık verici bu toplumda kendilerine nispeten rahat, özel bir niş oluşturmaya verirler dikkatlerini.

Bu durum yakın zamanda nükleer bir savaşın kaçınılmazlığına ilişkin algı nedeniyle aile için nükleer karşıtı sığınaklar alma telaşına benziyor. Ya da gezegenin ve onun yaşam kaynakları­ nın durmaksızın talan edildiği bir zamanda insan toplumunun hayatta kalması, güvenliği ve esenliği için tüm ilgisini kaybeden ya da ardında bfrakan bir toplumda, özel sigorta poliçeleri ya da bireysel emeklilik planlarına bağlanan umuda.

Nevi şahsına münhasır, kendine özgü, ç. Aziz Benedikt, senin öne sürdüğün üzere, kesinlikle bizleri dertten kurtarm ası için beklediğimiz Godot mu ya da olabilir mi? Bizler onlardan daha mı bilgiliyiz? Ama yerlerinden kıpırdamazlar. Ve muhtemelen hâlâ da bekliyor. Üzerimizdeki güçlü etkisi şaşırtıcı değil. Bu konuya en sonda geri döneceğim. Bu tür bir kesinlik bana hitap etmiyor. Luther kendi dini inançlarının peşinden gittiği keskinlikle muhaliflerinden nefret etti ve onları acımasız bir şekilde yok etti.

Burada akla uygun herhangi bir param etre ortaya koymak m üm kün mü? O içten gelen zorunluluk ya da vicdanın sesi sadece tek bir şey emrediyordu: Yoksulları kurtarmak, hayatta kalmak için umudu tazelemek. Kısacası saf ve tarafsız bir iyiliğin sesiydi bu. Doğru anlamış mıyım? Bu bağlamda bir başkasını kurtarm a ya da mahkûm etme olasılığını düşünmek, vicdanın mutlak buyruğunun dini yaşan­ tıya istinaden sorgulanmasını gerektiriyor. Neticede dindar fanatiklerin inançlarını paylaşmayanların dışlanmasına ve yıkımına yol açan şey kimi zaman huşu verici kahramanlık eylemlerinin kaynağı olurken, başka zamanlarda ise aynı oranda korkunç genellikle eyleme dönüşen kindar tutum ların kaynağıdır.

Dinin etik bir düzeltmeyi kabul etme yönündeki gönülsüzlüğü çok eski bir sorun olarak karşımıza çı­ kıyor; ancak ben burada bahsi geçen kördüğümü çözme olasılığı görüyorum. Kılıçla ya da inancın ateşiyle değil de insan -e n iyi insan- anlayışıyla çözülebilir bu kördüğüm: Hiç sesini çıkarma­ yan birine ne yapıyorsan bana da yapmış sayılırsın. Eğer Tanrıyı bir nebze de olsa anlıyorsam ve itiraf ediyorum bunu yapmakta gittikçe zorlanıyorum Tanrının tek muteber özelliği bu insani duyarlılıktır.

Belki de Hıristiyan tarikatının ve kökeninin oldukça olağandışı başarısı buradan geliyor. Böylece her kişi kendi vücudunda tecessüd ettiğine inandığı Tanrının bir parçası gibi hissetmeyecek miydi? Ben böyle tahayyül ediyorum. Kişi tek bir Tanrıya inancı ikrar eden bir Yahudi ya da pek çok Tanrı ya tapan bir Roma İmpa­ ratorluğu vatandaşı olmasına bakılmaksızın bunun kendisi için de geçerli olduğunu, Tanrı tarafından onun vücut bulmuş hâli olarak seçilmiş olduğunu hissedebilirdi. MÖ 70 yılında Yahudi tapmağı, işte bu yüzden yerle bir edilmişti ve tanrılar bu yüzden insanların kaderine olan ilgilerini kaybetti; çünkü artık sadece O -tek Kurtarıcı İsa Mesih vardı.

Bazı şüpheci Yunanların bile bu Nasıralı marangozun olağandışı mesajına ya da daha doğrusu. Bunun Tarsuslu Pavlus tarafından sadık bir biçimde tekrarlanıp tekrarlanmadığı başka -ve şu an için alaka­ sız- bir mesele. Önemli olan şey devrimci mesajdı: İnsanın Tanrı olabilmesi için Tanrının insan olmasıydı. Bunu herkes anladı.

Hakiki dini ve insani deneyimce Tanrı böyledir işte ve bizler de O na benzer biçimde yaratıldık tasdiklenen bu kalpten gelen eşitlikçi dürtünün süratle bürokratların ait olmanın hüküm ve koşullarını daha da kati biçimde belirtenler , siyasetçilerin tek doğru dinin teşviki ve ayrıcalıklarının çoğaltılmasından elle tutulur menfaatler devşirenler ve ruhban sınıfının kurtuluşun kilit vurulmuş kapılarının anahtarlarını elinde bulunduranlar diline çevrilmiş olması ne kötü.

Demokrasi etkin bir şekilde infaz edildi ve hızla gerçek inananlar ve gerçek inanca ikna edilmesi -çoğunlukla da bu inanca zorlanm ası- gerekenler ortaya çıktı. Eğer bu kişiler ikna edilemiyor ve inanmaya zorlanamıyorlarsa, inanç topluluğundan düpedüz dışlanır ve mümkünse tamamen bertaraf edilirlerdi. İnancın ya da inançsızlığın dayatılamayacağı ya da bunla­ rın zor kullanarak def edilemeyeceği konusunda seninle tabii ki tam am en aynı fikirdeyim.

Karşı tarafın bakış açısının ya­ kışıksızlığını ya da apaçık kötülüğünü gösterm ek am acında olan, gittikçe daha da karmaşıklaşan karşılıklı kapana kıstırma yöntemlerini ve gizli stratejileri bu durum da daha da şaşırtıcı buluyorum. Dolayısıyla bu savaşta belirleyici olan inanç ya da inancın yokluğu değil; bu anlamda iyiyi yok etmekle kalmayıp onun ortaya çıkması için gerekli koşulları da doğrudan felç eden bu yakışıksız ayrımın zincirlerinden azade bir biçimde, iyinin canlanma olasılığıdır. Aynı zamanda bu kadat basit, aşikârlığı bu kadar su götürmez bir yanıtın tanınmamasının nedenlerine ilişkin de ilaveten ve yararı olmayan sorular sormak gerektiğine katılmak durumundayım.

Çünkü çok az insanın bu yanıta rast geldiği ve hatta daha da. Bu durum insan kalbinin ve onun telafisiz bir biçimde yitmiş masumiyetinin -dah a doğrusu onun bariz günahkârlı­ ğının- gizemi mi? Eğer geleneklere bağlı bir teolog olsaydım bu açıklama beni tatm in ederdi. Ancak öyle bir teolog değilim ve dahası hiçbir zaman da olmadım; çünkü böyle bir yanıtın papazlığımın ilk zamanlarında bile bana tatm in edici geldiğini hatırlamıyorum.

Aslında teolojik eserlerin sayfalarında bulduğum neredeyse çözümsüz sorulardan kaçmanın kolaylığı karşısında oldukça şaşkındım. Belki de bana daha az kesinlik ve daha fazla soru sunan edebiyat ve tiyatroya bu nedenle firar etmişimdir. Halik bunda yalnız da değildi. Bu durum de Mello için Tarikat ve Kiliseyle olan ilişkisinde bir sıkıntı kaynağına dönüşmüştü. Ancak araştırmalarının nereye gittiği daha net görünür olsaydı burada andığımız âlimler bunca sıkıntıyı um ursar mıydı? Bunu hem faşist hem de komünist totaliterlik bağlamlarım hatırlayarak yapıyorsun. İki bağlama da tabii ki yakinen aşinalığım var ve bu aşinalık ile birlikte itidalli davranmamız, yanılsamaları dağıtmamız gerekiyor.

Ancak yine benim bu iki totaliter bağlama dair aşinalığım yanılsamaları dağıtmıyor ve daha iyi bir gelecek için beslenen um udu yok etmiyor. Acaba geçmişteki pek çok kuşak gibi ben de tüm in­ sanların uzlaşması gibi ütopik bir vizyona, ilerlemeye duyulan tedavisi olmayan bir inanç hastalığına mı teslim oluyorum?

Belki de. Bu nahoş olasılığın üzerini çizmiyorum, ama itiraf etmeliyim ki karşıma çıkan çirkin gerçekliği lanetlememe ve şiddeti bir çözüm olarak kabul etmeme ve kötünün amansız gücünü reddetm em e neden olan bu inancın kendisi sadece. Bizim komünist proletarya daha mı farklıydı? Bizim kendi işçi-köylü kitlelerimiz, haklarında en ufak bir fikirlerinin olmadığı revizyonistlerin ve Siyonistlerin topyekûn bir biçimde mahkûm edilmesinde birbirlerini galeyana getirmediler mi?

Werblan, kendisinin de ortaya çıkmasına katkıda bulunduğu zamanların sadece zeki bir vakanüvisi değil, bu hayli mitolojize edilmiş zamanlarda bireysel kararların karmaşıklığını gözler önüne seren eleştirel bir zihin de ayrıca. Çok da farklı olmamakla birlikte başka bir kurumsal alanda benzer karmaşıklıkların ol­ duğunu biliyorum. Muhtemelen tahm in etmişsindir: Papayla tartışmanın papaz bir yana papaz yardımcısıyla tartışmaktan bile daha kolay olduğu Katolik Kilisesinden bahsediyorum. Bu tür vakalara aşinayım -acı verici bir biçimde defalarca temasta bulundum onlarla- yine de anakronistik ve onulmaz bir biçimde umutluyum.

Ama sen bu geç moderniteye ait insanlık durum unu daha adı konulmadan çok uzun zaman önce tasvir etmekteydin. Ergin Bulut, İletişim Yay. Ancak sen de aynı Standing gibi insanlara, prekarya sınıfına ait olmanın umutsuzluğundan kurtulmalarında yardımcı olmak için elinden geleni yapıyorsun. Ne de olsa tanı koymak tedavinin başlangıcı. Piyasanın insanlığımızı bütünüyle tanım lam ıyor olduğunu çok iyi biliyorsun.

Buraya kadar iyi. Peki şimdi aynı fikirde olmadığımı haykır­ mak ve meselenin bundan ibaret olduğunu belirtmek dışında ne yapabilirim? Kendi yaşantıma ve bana yakın olanların yaşantı­ larına başvurmak dışında bir yol göremiyorum. Senin çok açık bir biçimde teşhis ve tasvir ettiğin üzere aynı prekaryanm tem ­ silcileriyiz; ancak hayatlarımızı başarısızlık olarak görmüyoruz, aslında hâlâ başarabileceğimize inanıyoruz. Detaya girmeden -çok fazla tekrarlandığında bayat görünecektir- senin daha önce çizdiğin dürüst insan portresinin bu inancın tazelenmesinde çok yardımcı olduğunu söylemeliyim. Peki bizler hangi tarafa gideceğimizi biliyor muyuz?

Tabii ki bilmiyo­ ruz, ama bunun bizi korkutmasına ya da şu an ve burada sahip olduklarımızı aksatmasına lüzum yok. Aradığım ızın m itik Aziz Benedikt ya da Aziz Francesco olmayacağına katılıyorum; ama neden aradığımızı yakınlarımızdakilerin yüzlerinde bulacak olmayalım? Hiçbir şekilde azizlerin yüzleri değil, hatta belki zayıf ve günahkâr olanların yüzleri bile olabilir onlar; ama yine de bizleri gerçeklik karşısında rahatlatan ve her günü çok fazla soru sormadan selamlamanın buna değer olduğuna inanmamızı sağlayan yüzler.

Naifliğimden ve dikkatsizliğimden korktum; bir gerçeklik dozu için internette birkaç gazetenin sayfasını taradım. Olan bitenler çok korkunç, çok kötü. Savaşların sonu gelmiyor; ha­ vada yeni çatışmaların tohumları asılı. İtham edilen suçlularda suçluluk duygusunun emaresi yok; hatta işledikleri suçlarla övünür görünüyorlar. Siyasetçiler insan aptallığını kendi çıkar­ ları için kullanmaya devam ediyor; kendi istedikleri biçimde yorumladıkları, göz göre göre kendi menfaatleri için yanlış temsil ettikleri ve çarpıttıkları tarihe rahat vermiyorlar.

Birkaç dolandırıcı bana telefon üzerinden, istemediğim ve ihtiyaç da duymadığım gerzekçe eşyaları ve hizmetleri kakalamaya çalıştı. Ciddi bir hastalık başlangıcının habercisi olabilecek türlü türlü rahatsızlıktan mustarip olmaya başladım. Kaldı ki bir başkası da yanıtlayamadığım ama boş yere harcanan zamanın kemirici duygusuyla yanıtlamaya çalıştığım garip bir soru gönderdi. Ama aklı­ ma bir şey gelmedi. Ben de bekliyorum, kıpırdamıyorum. Ama biliyorum.

Belki Beckett de biliyordu. Bu cümleyi okuyup da etkilenmemek müm kün mü? Ayrıca bu BENİM seçimim ve bu seçimin sonuçlarının bütün sorum lu­ luğunu üstleniyorum anlamına da geliyor.

CASUS cisicisisu.ml

Ahlaki benlik so­ rumluluğun kabul edilmesiyle doğar Seçenek Yok düsturuyla ölür. Dolayısıyla halkın görüşüne kayıtsız değilim; görüşler hem yararlı hem zararlı ola­ bilir. Aslında bu gittikçe artan ahlaksızlık, toplumsal eşitsizlik ve parçalanma, karşılıklı şüphe, kıskançlık ve rekabet, zafer düşkünü bencillik çağında insanlarm çoğunluğu böyle düşünüyor.

Onların hevesli öğrencisi Margaret Thatcher ise toplum diye bir şeyin olmadığı, yalnızca Devlet ve ailenin var olduğu sonucuna vararak, onla­. U yum a! Emeklilik maaşları hakkında koparılan patırtı önemli bir durum.

Bilgisayar klavye kaydedici

Ve bu hiçbir şekilde istisnai bir vaka değil; tam tersine gittikçe daha da yaygınlaşıyor. Bugün eğer müttefik arıyorsak bunu kendi ayrılığımızı ve tecrit edilmişliğimizi pe­ kiştirmek için yapıyoruz. Belirli amaçlar için ittifaklar kuruyor ve bu ittifakları kurmamızın nedeni olan amaca ulaşıldığı anda onları terk ediyoruz. Eğer dayanışma çağrısında bulunuyorsak bu ilk etapta ve genellikle ikinci, üçüncü ve nihai etaplarda da özel hak ya da tazminatımız üzerindeki hak iddiamızı güçlendir­ mek için.

Ahlakın sabahları vestiyerde bırakılması gerekiyordu, ama iş gününün sonunda oradan tekrar alınmasına izin veriliyordu. Konuşma hakkı sadece özel -bireysel ya da grup- çıkarlarına lütfediliyor. Aristoteles bizim kültürümüze ya da medeniyetimize beden veren politik makineyi tasvir edecek olsaydı, bir ampirist olarak dürüstlüğü, onu bizim toplum u­ muzda sadece sınır bölgelerinde yaşayanların komşulara karşı savaş konusunda konuşma ve oy kullanma hakkına sahip oldu­ ğunu belirtmeye zorlayacaktı.

Alet yapan insan, ç. Bu da kalıcı olmak bir yana her tür uzun soluklu bağlılık ve sadakat yeminine duyulan güvensizlik ve ihtiyatın bilgeliğini bir kez daha haklı çıkarıyor. Ö tekinin çıkarları için sorumluluğu üzerinden atmak kü­ resel bir karşılıklı bağımlılık çağında ayrıca uzun vadede or­ tak çıkarlar için de salık veriliyor ve bu günümüzde devletler arası ve uluslararası ilişkilerden başlayıp komşular ve ortaklar arasındaki kişisel ilişkilerle sona eren ilişkilerin her düzeyinde uygulanıyor.

Bu sonuçların farkına var­ m ak ve farkına vardıktan sonra da insan vicdanından arta kalanlara saygı göstererek onları kınam ak nispeten kolaydır. Eğer başkalarına verilen ve çektirilen bundan daha az olm a­. Hepimizin hiç kuşkusuz hem fikir olduğu ve başkalarını -binlerce, belki de milyonlarca kişiyi- bizimle aynı fikirde olmaya ikna etmekte zorlanmayacağımız bir şey. Aklımdaki şey sevgi! Hem yakın ilişkilerdeki sevgi -sana olan sevgim, senin bana olan sevgin, ana babaların çocuklarına olan sevgisi ve bir çocuğun anne babasına olan sevgisi- hem de kiliseler, uluslar ve aslında bir bütün olarak insanlık gibi hayali m üşterek topluluklar için duyulan alegorik sevgi.

Büyük Engizisyoncu kurbanlarını sevmedi mi? Onları, ru h ­ larını kurtarm a gibi soylu bir amaç uğruna işkenceye tabi tut­ madı mı? Onları ebedi lanet ve cehenneme giden yoldan geri döndürmek için elinden geleni yapmadı mı? Onlara hediyelerin en büyüğünü -kefaret ve kurtuluşu- sunmadı mı? Ben bu tür niyet beyanlarını ikiyüzlülüğe atfetmezdim. Belki yalan söyledi, ama buna yemin edemem Aydınlanma felsefesi -başka pek çok şeyin yanı sıra ya da belki de esasen insanlara duyulan sevginin beyanıydı: Bütün ezilenler ve aşağılananlar, um ur­ samadan terk edilenler, tek bilgelik ve yaşam sanatı kaynağı olarak avanak papazlara ve kaçık yaşlı eşlerin m erham etine kalmış olanlar; kendi kaderlerini tayin etme fırsatından ve son kertede insanlık şansından m ahrum bırakılan herkese duyulan sevgi.

Jean-Jacques Rousseau halkın özgürlüğe zorlanması gerekeceğini belirtmişti. İnsanları şiddetten azade kılmak için şiddetin gerekli olduğuna inanılıyordu: İnsanlar, kurtarıcıla­ rını sevinçle karşılamak ve onların öğretilerine hevesle kulak kesilmek yerine, zincirlerine sımsıkı tutunup kendi tanıdık -b u nedenle de güvenli ve konforlu- bataklarında debelenmeyi, bilinmeyene -dolayısıyla korkutucu olana- doğru bir özgürlük macerasına çıkmaya tercih etmiştir. Onları bu bataktan çıkar­ m ak için güç kullanm ak gerekmiş, kendi ayakları üzerinde durmaya zorlamak için enselerinden kavrayıp kulaklarından sıkıca çekmek icap etmiştir.

Ve bütün bunlar onların kendi iyiliği içindir! Ko­ ruyucularının halkın iyiliği için zincirleri ortadan kaldırmayı arzulaması, korudukları kişilere tamamen mesnetsiz değildir bu duyarsız, yabancılaşmış bir toplum un alameti farikası gibi görünebilir. Ancak bir anlığına, tarihin destansı dramlarından uzaklaşa­ rak daha dünyevi ve mahrem -am a bu nedenden ötürü daha az acı verici olarak deneyimlenmeyen-gündelik hayatın dramlarına dönelim.

Yaşa ve yaşat, ç. Jean Claude Michea, Üempire du moindre mal: essai sur la civilisation liberale, Paris: Flam marion, , s. Bu bilgiyi, seni sürekli ve dikkatle izleyerek, yakından gözlemleyerek ediniyorum ve yavaşça gerçekten iyi bir hayat için hâlâ neye ihtiyacın olduğuna dair bir sonuca ulaşıyorum.

mSpy nedir?

mSpy, kendini nihai kullanıcıların güvenlik, emniyet ve pratiklik ihtiyaçlarını karşılamaya adamış takip çözümlerindeki küresel liderlerden biridir.

mSpy - Bilmek. Engel olmak. Korumak.

Nasıl çalışıyor?

Mobil takip yazılımının bütün gücünü kullanın

Messenger uygulamalarını takip edin

Takip edilen cihaz üzerindeki sohbet ve mesajlaşma hizmetlerine sınırsız erişime sahip olun

Bizimle 7/24 iletişime geçin

Özel destek ekibimize e-posta, sohbet ya da telefon üzerinden ulaşabilirsiniz.

Verilerinizi saklayın

Verilerinizi güvenle saklayın, yedekleyin ve başka cihazlara aktarın.

Birden fazla cihazı takip edin

Akıllı cep telefonlarını (Android, iOS) ve bilgisayarları (Mac, Windows) eş zamanlı olarak takibe alabilirsiniz.

mSpy ile takip edin

24/7

7/24 küresel müşteri hizmetleri

mSpy her müşterinin değerini biliyor ve 7/24 müşteri hizmetlerine büyük bir önem veriyor.

95%

Müşteri memnuniyeti %95

Müşteri memnuniyeti mSpy’ın en önemli önceliğidir. mSpy müşterilerinin yüzde 95’i aldıkları hizmetten memnun olduklarını ve hizmetlerimizden yeniden faydalanacaklarını söylüyor.

mSpy müşterileri memnun ediyor

  • mSpy’i bir kez denedikten sonra, bu uygulama bir ebeveyn olarak hayatımın paha biçilmez parçalarından biri haline geldi. Çocuklarımın neler yaptığı konusunda beni haberdar ediyor – bu sayede onların iyi olduklarından emin oluyorum. Aynı zamanda, ayarlarını değiştirerek hangi kontak kişilerinin, sitelerin ya da uygulamaların engelleneceğine karar vermek de beni memnun ediyor.

  • mSpy çocuğumun internet aktivitelerini tamamen denetimim altında tutmama yardımcı olan iyi bir aplikasyon. Eğer karşılaşırsam, bütün şüpheli kontak kişilerini silebilirim. Modern ebeveynler için iyi bir seçim.

  • Her ebeveyn için çocuklarının güven olmasını sağlamak temel bir önem taşır. Ve mSpy kızımın yanında olamadığım zamanlarda ona göz kulak olmama yardımcı oluyor. Şiddetle tavsiye ediyorum!

  • Oğlum 7/24 telefonuyla meşgul ve bazen onun kötü bir şeyler yapmadığından emin olmak için kontrol ediyorum. mSpy oğlumun düzenli olarak kullandığı her şey için bana güncellemeler sunuyor.

  • Yanlarında olmadığımda, çocuklarıma göz kulak olmak için iyi bir uygulama arıyordum. Ve bir arkadaşım mSpy’ı tavsiye etti. Ona bayılıyorum! İnternetin fırtınalı denizin çocuklarımı güvende tutmamı sağlıyor.

Endorsements

Uygulama genel olarak yasal takip kullanımı için tasarlandı ve yazılımı kurmak için elbette ki meşru nedenler bulunuyor. Mesela şirketler, çalışanlarını şirket telefonlarını güvenlik amacıyla takip ettiği konusunda bilgilendirebilir.

Next Web